İran'ın Farslaşma Süreci ve Bu Süreçte Farsçanın Rolü

Aygün ATTAR*

 İran, Selçuklulardan 1925 yılına kadar Türk hâkimiyeti altında yaşamıştır. Fars siyasal kimliği daha çok 1920’li ve 30’lu yıllara ait bir olgudur. Farsçılık akımının ortaya çıkışı yeri Hindistan’dır. Günümüz Farsçası, Pehlevicenin devamı değildir. Farsçanın etkinliği, özellikle Samanoğulları devrinde birçok İslam kaynağının Farsçaya aktarılmasından sonra başlamıştır. 1925’te kurulan Pehlevi idaresi framason aydınlarla işbirliği yaparak Farslaştırma politikasını başlamışlar ve bunda da kısmen başarılı olmuşlardır.


ÖZ

İran, Selçuklulardan 1925 yılına kadar Türk hâkimiyeti altında yaşamıştır. Fars siyasal kimliği daha çok 1920’li ve 30’lu yıllara ait bir olgudur. Farsçılık akımının ortaya çıkışı yeri Hindistan’dır. Günümüz Farsçası, Pehlevicenin devamı değildir. Farsçanın etkinliği, özellikle Samanoğulları devrinde birçok İslam kaynağının Farsçaya aktarılmasından sonra başlamıştır. 1925’te kurulan Pehlevi idaresi framason aydınlarla işbirliği yaparak Farslaştırma politikasını başlamışlar ve bunda da kısmen başarılı olmuşlardır.

Anahtar Kelimeler: İran, Farsça, Farsçılık.

ABSTRACT

The Process of Persianization in Iran and the Role of Persian in thes Process Iran was under the Turkish influence from Seljuq Sultanate until 1925. Persian political identity was a fact of the 1920’s and 1930’s. The place for the emergence of Persianism is India. Today’s Persian language is not the continuance of the Persian of the Pahlavi period. The influence of Persian started in the period of Samanids, especially after the translation of the sources of Islam into Persian. The Pahlavi Administration founded in 1925 started a policy of Persianism in accordance with the mason intellectuals and it succeeded in this policy partially. Key Words: Iran, Persian, the policy of Persianism.

Giriş

Fars kimliği, Samanî devletinin bölgeye ithal ettiği bürokratik bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Modern İran tarihçiliğinde Farsları Perslerin bir devamı olarak görmek anlayışı tümden yanlıştır. Ortaya çıkışından bu yana İran, güçlü biçimde Fars dili ve kültürünün etkisi altında kalmış olmasına rağmen, Farsların ülkenin siyasi tarihinde rolleri yok denecek kadar az olmuştur. Pers kimliğini taşıyan Ahamenişi ve Sâsânî imparatorlukları ve Pers-Fars kimlikli Samanoğulları ile Büveyhoğulları yerel hanedanlıkları dışında İran siyasi tarihi boyunca Fars kimliğini taşımış iki devlet kurulmuştur:

Pehlevî devleti (1925-1979) ve İran İslâm Cumhuriyeti (1979’dan günümüze). Fars siyasi gücünün bu kadar geri planda kalması, Farsların askeri ve politik bakımından göçebe unsurlar karşısında dayanıksız bir özelliğe sahip olduğunu göstermektedir. Farsların dünya tarihindeki rolü daha ziyade dil ve kültür alanında sağladıkları başarılarla ölçülmektedir. Farsça bölgenin en büyük ve yaygın dili olmuş, bu dilin yükselmesinde Türklerin büyük katkıları olmuştur. Pehlevî rejiminin iş başına gelmesi ve onların oluşturduğu etnik siyasetin İran-İslâm rejimi tarafından sürdürülmesi Farsçanın gücünü büyük ölçüde azaltmış, İran halkları arasında Farsçaya karşı bir tepki oluşturmuştur.

İran’daki etnik gruplar arasında milliyetçilik anlayışının yükselmesinde, siyasallaşan ve bir baskı unsuru haline gelen Fars kimliğine, diline ve kültürüne duyulan derin nefretin rolü büyüktür. Samanoğulları hanedanlığının merkezi olan Buhara’nın VIII. yüzyılın sonlarına doğru güçlenmeye başlaması, Fars-Tacik dilli grupların yavaş yavaş İran bölgesine kaymasına neden oldu. Fars kültürü ve dilini bu bölgeye bu kavimler getirmişlerdir. Samanoğullarının Arapçayı bir tarafa bırakarak Farsçayı resmi dil olarak kullanmaya başlamaları, başta Kur’an-ı Kerim ve diğer dinî kitaplar olmakla Farsça eserler oluşturmaları, kısa zamanda Farsçanın bölgeye yayılmasını sağlamıştır. Saray kimliği taşıdığından dolayı Farsça bölgedeki devletler tarafından bir hâkimiyet dili olarak kabul görmüştür.

Ardından İran’da ortaya çıkan Tahirî, Saffarî, Büveyhî yerel hanedanlıkları döneminde Farslar ve daha ziyade Fars dili hızla yayılmaya başladı. Gazneli ve Selçuklu gibi Türk devletlerinin Farsçayı devlet dili olarak kullanmaları Farsların İran’daki kimliğini meşru hale getirdi. Samanîler ve Gazneliler döneminde oluşan ve gelişen Fars-Tacik bürokratik kimliği, Selçukluların son dönemiyle birlikte İran’a egemen olmuş ve bölgeye sadece idari bir olgu olarak dışarıdan gelip yerleşmiştir. Uzun süren Türk hâkimiyeti sonrasında ancak 1850 yılından itibaren İngiliz ve Rusların yoğun çabasıyla İran’daki siyasi iktidarı ele geçirip Pehlevîler döneminde (1925–1979) Farsça konuşan İranî gruplara uyarlanmış bir etnik kimliktir.

İran’ın “Fars siyasal kimliğini” kazanması XX. yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarına denk gelmektedir. “Fars” adı, gelenekselleşmiş bütün görüşlerin aksine dilsel bir olguyu işler. Bu dil zamanla bürokratik bir zümreyi içine almış ve edebî bir lisanın gelişimiyle de ayrıcalıklı bir konum kazanmıştır. Ancak İngilizlerin Hindistan’ı ele geçirmeleriyle “Fars” adı ulusal bir söyleme dönüştürülmüştür.

Farsçılık cereyanının ortaya çıktığı mekân da Hindistan’dır. Kültürel bir eğilim olarak Hindistan’da pekiştirilen “Farsçılık” akımı İngiltere’nin yoğun desteği ile Orta Doğu, özellikle de İran yapay bir ulus kimliğinin ideolojisi haline gelmiştir. Fars adı ve bu adın içine aldığı kimlik tıpkı Pers, Pehlevî tanımları gibi etnik açıdan içi doldurulması güç tanımlardır. Bu, tıpkı Selçuklu ve Osmanlı devletinin sınırları içinde yaşayan toplumlara topyekûn bir “Selçuklu milleti” veya “Osmanlı milleti” denilmesi gibi siyasi bir olgu taşımaktadır. Ama işin asıl ilginç yanı, Selçuklu ve Osmanlıları, hatta Pers ve Pehlevîleri besleyen ana etnik kümeni tanımladığımız halde, Fars kimliğinin bağlı kaldığı çekirdek etnik grubu belirlememiz olanaksızdır. Tarih boyunca “Farslar” denilen grup veya etnik unsur ile net olarak kimden söz edildiğinin yanıtı bugün halen ortaya konulamamıştır. Sadece şu kadarı söylenilmektedir: IX. yüzyılda Horasan ve Maveraünnehir’de ortaya çıkan Sâmânîler devletinin sarayında anlamı da “saray” demek olan “Deri dili” ortaya çıkmış ve bu “Fars kimliğinin” ilk belirleyici ögesi haline gelmiştir. Her ne kadar araştırmacılar “Deri dili”ni Pers ve Pehlevî dillerinin bir uzantısı sayarak Farsça dil soyağacının çeşitli katmanları arasına oturtsalar da, söz konusu dillerin özellikleri ve yapısı ölçü alındığında böyle bir durumun söz konusu olamayacağı çok açıktır. Dolayısıyla Farsça veya Farsça konuşan azınlık, idari kesim İran bölgesine ancak IX. yüzyıl sonrasında nüfuz etmeye başlayan bürokratik bir güç konumundadır.

Bu bürokrasi kimliği ancak Miladi X-XI. yüzyıllarda Orta Asya ve Horasan’da hüküm süren Sâmânoğulları hanedanlığının bölgedeki siyasal baskısı sonucunda oluşmuştur. Farslar kendilerini Perslerin devamı olarak tanıtsalar da, bunlar arasında birebir bir bağlantı söz konusu olmayıp, ancak uzak akrabalık bulunmaktadır. Bundan dolayı İran bölgesini “Fars kimlikli halkların gerçek vatanı” olarak kabul eden düşünce hepten yanlıştır. İran adının Fars karşılığında kullanılması da büyük bir yanılgı olup, Paniranîst ve Panfarsist ideolojilerin uzantılarından öte bir anlam ifade etmemektedir. Buna karşılık İran adını bölgedeki etnik grupları birleştirici coğrafi bir ad olarak kabul etmek her bakımdan en doğru olanıdır. İran’daki halklar için ana etniksel birleştirici bir tanım oluşturmak gerekirse, iki önemli isimden söz edebiliriz:

“İranî Halklar” ve “Türk Halkları”1. Birinciler Hint-Avrupa kökenli olup hem coğrafi, hem dilsel, hem de kültürel ve sosyal anlamda çok sayıda topluluklara ayrılarak birleştirici ögelerden yoksundurlar. Yani bu halkları bir çatı altında tutacak dilsel anlaşabilirlik oranı oldukça düşük olup, etnik bağlarda daha milat öncesi zamanlarda kopmuş durumdadır. Eğer bugün için iki İranî grubu bir arada tutan şey Farsça anlaşabilirlik ise bu ancak 1930 sonrası netleşmeye başlayan bir etkendir. İkinciler ise Miladi başlarından beri bölgede yerleşmeye başlayıp, Selçuklularla birlikte aşağı yukarı bin yıl boyunca İran’a egemen olan ve bugünde İran bölgesinin en kalabalık kesimini oluşturan, öte yandan aralarındaki anlaşabilirlik oranı ve etnik bağları güçlü olan Türklerdir.

Türkler, İran nüfusunun %50’ye yakınını, tahminen 30-35 milyonluk bir kesimini oluşturmakla birlikte yoğun bir tahakküm altındadırlar. Küçük bir azınlık olan ve diğer Türklerin arasında hızla eriyen Halaçlar dikkate alınmazsa İran Türklerinin tamamı aynı kökten, yani Oğuzlardan gelmektedirler. İran Türklerini birbirinden ayıran husus bölgeye ilişkin büyük güçlerin politik kaygısından doğan coğrafi ve ideolojik söylemlerin yerel belli kesimlerce desteklenmesidir. Güney Azerbaycan, Güney Türkmenistan, Horasanlı, Kaşgay gibi bölgesel etnik tanımlar bu politikanın İran’daki Türk kimliğini parçalamaya dönük geliştirmiş olduğu ve son yüzyılda merkezi iktidarların baskısı karşısında Türklerce kimlik adına son kale olarak algılanıp savunulmasından dolayı pekişmiş söylemlerdir. Bunda, ulusalcılık akımının Orta Doğu’da coğrafi temeller üzerinde oluşturulmasının da etkisi büyüktür.

Farsların Menşei

İranlı tarihçiler Farsların menşeini Perslere dayandırmaktadırlar. Perslerle Farslar arasında bir akrabalık söz konusu ise de, bu ilişki ancak bir ad akrabalığından öteye gitmemektedir. Bilindiği gibi, belirsiz bir tanım olan Pars/ Pers adı İslâmî kaynaklarda Fars olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek Pers, gerek Fars adının etnik bir hüviyet kazanması boyutları yüzyılı aşmayan İran tarih yazıcılığının siyasi olgularca desteklenip yerleşmesinin getirdiği baskın bir görüştür. Bu tarihçiliğin ortaya attığı kayıtlar her iki adın etnik ve coğrafi bir kimlik olduğunu kanıtlamaya yetmemektedir. Pers adı belirsiz bir terim gibi Ahamenişi dönemi yazıtlarında kaşımıza çıkarken, muhtemelen Mezopotamya kaynakları tarafından Fars biçimiyle Arapçaya geçmiştir. Dün ve bugün için her iki kimliğin sıkı savunucuları olarak görülen kesimler İranî dalın bir uzantıları olmalarına rağmen, İran’ın yerlisi değillerdir. Bunlardan Perslerin bölgeyle teması M.Ö. IX. yüzyıla, Farslarınki ise Türklerden de daha geç bir döneme rastlamaktadır. Dolayısıyla, İran-Fars resmi tarih yazıcılığında sağlam bir iddiaymış gibi ortaya konulan Fars-İran özleştirilmesi kaba ve dayatmacı bir siyasal olgular bütününden öte bir şey değildir. Özellikle, Fars kimliğinin, arkaik kimlik olarak sunulan Persler üzerine inşa edilmesi genel tarih yazıcılığında Orta Doğu tarihçiliğinin ne denli sahih olmayan ögeleri barındırdığının açık kanıtıdır. Mevcut tarihi kayıtlar isimleri dışında Pers ve Fars kimlikleri arasında hiçbir bağlayıcı unsurlardan söz etme yetkisini bize vermemektedir. Bu da İran tarihinin en iyi biçimiyle çelişkiler yumağı olduğunu göstermektedir.

İranî topluluklar ve “Fars” Adı Üzerine

Kaynaklarda “Fars” adı Karahanlı öncesi Maveraünnehr’de kökleşmiş bürokratik düzenin kimliğini yansıtan Tacik (Tazikiyan/Tacikiyan/Tazi) bünyesinde dilsel bir olgu olarak belirir. Arapların Orta Asya’nın İranî toplulukları üzerinde kurdukları hâkimiyet döneminde bölgede birtakım etniksel etkileşimler yaşanmıştır. Bu etkileşim başlarda zayıf, IX. yüzyılda ise epeyce hızlandığı görülmektedir. İslâm tarihçiliğinde Abbasi hâkimiyetinin yönetime gelmesini sağlayan nedenler tarihsel bir akış içinde kapsamlı biçimde anlatılmasına karşılık, bu harekâtın etnik uzantıları net biçimde açığa çıkarılmamıştır. İran coğrafyasında kurulmuş olan hanedanlıkların hiçbiri ne nüfus, ne de kimlik olarak “Fars” adını taşımamaktaydılar. Gerçek şu ki eğer Selçuklu ve Oğuz göçleri yaşanmasaydı İran’ın bazı bölgeleri Araplaşmaya gebeydi. Göçebe kültürüne sahip olan Selçuklular, Gaznelilerden aldıkları siyasi mirası korumak için güçlü bürokratik mekanizmaya gereksinimleri vardı. Onlar Sâmânî bürokrasisini tercih ettiler. Bu bürokrasinin en önemli özelliği Fars dilli olması, sırtını yerel feodal güce dayaması ve onları kollaması, bir zaman gelip de Selçuklu hanedanlığı ile Selçuklu boylarını oluşturan Oğuz-Türkmenler arasında büyük sorunların doğmasına neden olacaktı. Farsça konuşan bürokratik kesimin İran coğrafyasında kökleşmesini sağlayanlar Selçuklular olmuştur denilebilir. İran’daki feodal kesim, eski yönetimden rahatsız yerel toprak sahipleri ve Müslüman din adamları ile Türk aristokrasisinin temsilcileri arasında bir çeşit arabulucu olan bu bürokratik güç ikincilere yaramakta, birincilerin de devlet karşısında haklarının temsilcileri konumundaydı. Öte yandan Selçuklular da yeni sosyal ortaklarına gereken ilgiyi göstermiş, saflarına geçen toprak sahiplerinin gayr-i menkullerini ve gelirlerini sağlama almışlardır (İbnü’l-Esir, IX, 1966:385 ). Bu İran’da 1925 yılına kadar gelecek olan Fars dilli bürokrasinin kökleşmesinde ilk aşama olmuştur. XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu bürokratik güce etnik bir kimlik kazandırmanın sonucu olarak Farsçılık ideolojisi doğmuş ve 1925 yılında İngilizlerin desteği ile yönetime getirilmiştir. Genelde İranî kesimlerden devşirilerek oluşturulan Fars etnik kimliği kendisine yerel bir meşruluk arama yolunda Perslere ve Pehlevîlere bağlanmak zorunda kalmıştır. Rıza Şah’a “Pehlevî” adını İngilizlerin kazandırdığı bilinmektedir. Ancak Büyük Britanya Kraliyeti adına çalışan İngiliz doğubilimcileri burada bir yanlış yapmış olmalılar ki, Pehlevî adının İran’da yerli bir kimliği değil “Paygavi” adıyla Orta Asya’da Turanî bir göçebe kimliği temsil ettiğinin farkına varmamışlardır. Bunun üzerine Fars kimliği Perslere bağlanmak istenmiştir ki, bunun sonucunda da doğubili minde geniş bir Pers literatürü ortaya çıkmıştır. Ancak isim benzerliği dışında Perslerle Farsların dil, köken ve tarih olarak nasıl olup da birbirilerinin devamı oldukları tezi hâlâ doğrulanmış değildir2. Abbasi merkezi iktidarının çöküşü sonrasında geniş Orta Doğu’da, özellikle de İran’da üç etnik kimlikten teşekkül eden siyasal güçlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Birinciler İranî gruplar olup bunlar yaşadıkları bölgelerin yerlisi addediliyordu.

Büveyhîler, Ziyarîler, Tahirîler ve Saffarîler bu bünyeden sivrilip ortaya çıkmışlardır. Diğeri Arap kabile kökenli güçlerdi. Bunlar siyasal güç olmaları yanında önemli ölçüde Arap nüfusa da sahiplerdi. Revvadîler, Mervanîler, Sülemîler bu gruba girerler. Bir de bölgeyle temasları Miladi başlarından itibaren sıkı biçimde artan Türk gruplar bulunmaktaydı. Abbasi çöküşü sonrasında bunlar İran’da siyasi güç olarak gözükmeye başladılar. Sacoğulları, Salaroğulları ve Simcurlu hanedanlıkları idari yetkili ve askeri güç olarak Türk gulâmlarına dayanmaktaydı. Bunların etnik anlamda İran’da yeterli güçlerinin olduğu düşünülemez. Ama bölge halkları tarafından olumlu karşılandıkları varsayılabilir. Görüleceği gibi, İran’da Arap hâkimiyeti sonrası siyasi, askeri ve nüfus denetimini eline geçirecek Pers ve Sâsânî kimliğinin uzantısı olan Fars etnik gücüne rastlanmadığı gibi, Fars kimliğini taşıyan en ufak bir belirti de bulamıyoruz3. Araplar, İranî yerleşik gruplara Acem adını vermekteydiler. Bunlar İran’ın Irak’la sınır bölgelerinde oturan gruplardı. Nitekim bundan dolayı Araplar burasına Irak-i Acem, yani Acem Irak’ı adını veriyorlardı. Arapların “Acem” dedikleri kesim bu bölgede oturan eski toplulukların kalıntıları olsa gerek. Acem, Arapça “kaba, saba” anlamına gelmektedir. Bu tanım, Arapların onları kendilerinden çok aşağıda gördüklerinin kanıtıdır. Abbasiler döneminin sonlarında yerel isimlerin yerini bir isim almaya başladı. Horasan ve Maveraünnehr’in şehir ve köylerinin oturan İranî unsurlar genelleşmiş bir tanım olan “Tacik” (Tacikiyan) adıyla anılmaya başladılar. Araştırmacıların açıklamasına göre, bu görece etnik bir tanım olarak anlaşılsa da, sosyal bir terim olarak görülmelidir4. “Tacik” adını yaygınlaştıranlar ve belki de bu isim verenler Türkler olmuşlardır. Türkler, dillerini anlamadıkları birbirinden farklı bu yerleşik grupların hepsine birden “Tat” ve “Tacik” adını yakıştırmışlardır. Tat veya Tacikler Türklerin nazarında, Acemlerin Arapların nazarındaki değeri kadar bir yer işgal etmektedir. (Barthold, 1970:616).

Pehlevî Adı ve Dili

Hem Pehlevî adı, hem de Pehlevî dili Farsçadan çok farklı, İranî dillerle hafiften akraba bağları bulunan bir Turanî dilidir. Bunu söylemek için elimizde yeterli düzeyde gerekçe bulunmaktadır. Öncelikli olarak, Pehlevî adı göçebe bir kimliğin izlerini taşımakta olup, Farsça olmadığı gibi bugünkü İranî dillerde de bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu konuya ilk kez J. Tavadia adlı bir araştırmacı dikkati çekmiştir. Firdevsi’nin Şah-name’sinde “Pehlevî” adı “Paygavi” olarak geçmektedir. Terim bu haliyle Turanî kimliğine yapılan bir atıftır. Bu Türklerde sıkça kullanılan Baygu unvanının ilkel biçimidir. Kelime, İranî dillerde açıklanamazken, Türk dillerinde geniş bir içeriğe sahiptir (Agacanov 2002:208-209, n. 116-123). Türkçede “doğan-ala doğan” anlamında baygu sözcüğü bulunmaktadır. Bu durum, baygu’nun ilkel biçimi anlamında paygavi sözcüğünün İranî dillerde olmadığı gibi Türkçe olduğu anlamına da gelmemelidir. Muhtemelen, kelime Turanî diller ailesine mensuptur.

Doğubilimciler, Turanî kavimleri Hint-Avrupaî kolundan İranî diller kolu kapsamında değerlendirmektedirler. Ancak bu konuda net bilgilere sahip değiliz. Her ne kadar daha sonraki kaynaklarda (başta Sihahü’l-Furs olmakla) Partların resmi devlet dili olan ve İran’da yaygın biçimde kullanılan Pehlevîcenin İranî diller ailesine mensup olduğu kesinleşmişse de, bu dili temsil eden zümrenin homojen bir etnik kimliğe sahip olmadığı gözlemlenmektedir. Doğubilimciler arasında, Pehlevîceyi Farsçanın ilk biçimi olarak kabul etme görüşü yaygınsa da bu doğru değildir. Çünkü Pehlevîce ile Deri Farsçası arasında ortak bazı kelimeler dışında yakın bir ilişki söz konusu değildir.

Her iki dil arasında aynı dil ailesi içinde yer almaları dışında, birincil dereceden bir bağlantıdan söz edilemez. Pehlevîce, Partların ana dili olarak İran’a girmiş ve İran’daki İskit topluluklarca konuşulmuştur. Daha sonra resmi bir dile dönüşen Pehlevîce uzun süre İran’da etkisini korudu. Orta Çağ’da yazılan Farsça sözlüklerde Farsça yanında Pehlevîceden de bir dil olarak söz edilmekteydi5. Muhtemelen, Azerbaycan’da Türklerden önce yaygın biçimde konuşulan Azeri dili ile Pehlevîce arasındaki bağlantı, Farsça ile Pehlevîce arasındaki bağlantıdan daha fazlaydı. Kısaca, çağdaş İran tarihçilerinin belirttiği gibi, Pehlevî kimliğine, diline ve kültürüne Fars kimliğinin bir öncüsü olarak bakmak doğru değildir. Pehlevîler Part döneminde İranlı yerlilerce bir göçebe unsur olarak görülmüş, bizzat Sâsânîler buna dikkat çekerek kendi iktidarlarına meşruluk kazandırmak amacıyla İran kimliğini öne çıkartmakla onların Turanî, yani bir anlamda “işgalci” olduklarına vurgu yapmışlardır.

Fars Tacik Dilli Bürokrasi

Fars dilli bürokrasiyi besleyen unsur Sâmânîler döneminde bölgede yaşanan pasionerliğin içinden süzülerek çıkmış olmalıdır. Bunlara hep birden Türkler Tacik adını verdiler. Bu tek adlılık sonradan onların tek bir kimlikmiş gibi algılanmasına neden olsa da Tacik veya Tat denilen gruplar aslında farklı etnik kökene ve dile sahiplerdi. Muhtemelen bunlar Soğd kökenli dikkanlardan, topraklarını ve mevkiini korumaya çalışan mahalli idarecilerden ve bürokratlardan, ticaret erbabı Yahudilerden devşirilmiş olmalılar.

Sâmânîler döneminde bunları tek bir kimlik içinde birleştiren şey Abbasî baskısından kurtulup kendilerince yerel bir güç olmaları ve Türkler karşısında siyaseten direnecek bir devlet konumunda bulunmalarıydı. Her ne kadar bunlar askeri olarak Türk devşirmelerine dayansalar da devlet ve bürokratik ağı kendi kontrollerinde tutmaktaydılar. Bürokrasiye kendileri dışında gayri unsurun girmesini engellenmesi ve bunun sonucunda dönemin literatüründe yaygınlık kazanan “Türkler bürokrasiden anlamaz ve onlar sadece askeri bir kabiliyete sahiplerdir” görüşü işte bu güce meşruluk kazandırmak için uydurulmuş bir yalan olsa gerek. Pekâlâ, yanı başlarında Karahanlılar bu düzmece iddiayı tümden çürütecek başarılı bir bürokratik yapıya sahiplerdi. Şayet, Sancar döneminde vezirlik makamına getirilen, Arapça ve Farsça bilmediğinden dolayı küçük düşürülen Kaşgarlı bir Türk’ün içine düştüğü durum tarih sayfalarından çıkarılıp dikkatlice öğrenilirse bu Fars dilli bürokratik yapının bütün bir Orta Çağ boyunca İran tarihinde entrikaların yaşandığı, her türlü dolapların döndüğü bir mekanizma olduğu anlaşılacaktır.

Bunlar Orta Asya Arap karışımı6 İranî kimlikli Tacik grupların bir uzantısı olmalılar. Genelde sarayın bürokratik kademesini işgal ettiklerinden iktidarla iç içe ve yerel unsurdan kopuk olarak üst düzey aristokratik-ulema bir kesim olarak karşımıza çıkmaktalar. Gazneli döneminin en ünlü iki tarihçisi el-Utbî ve Beyhakî’nin söyledikleri bunu bize kanıtlar. İlk kez Sâmânîler döneminde siyasal bir büroktarik güce dönüştükleri anlaşılır. Sâmânîler döneminde divan bu kesimin elinde bulunuyordu. Bu kesimin en belirgin özelliği Farsça konuşması, diğer etnik unsurlara karşı kendi içinde yapıcı olması ve kültürel anlamda gelişmişlikleriydi. Tacik adının Türkçe “yerleşik, yabancı” ve benzeri anlamları ifade eden “Tat/Tatcık”dan türediği varsayılmaktadır. Bu ad onlara Türkler tarafından aşağılama sıfatı olarak yakıştırılmıştı. Her halde bunun da bir gerekçesi olmalıdır? Tat adı, Türklerin yerleşik olanlarını da kapsar. Yine bunun gibi, İran’ı ele geçiren Türkler, buradaki dilsel anlamda birbirlerinden farklı yerleşik İranî unsurların geneline “Tat” demişlerdir. Tat adını sıkıca koruyan ve farklı diller konuşan bu İranî gruplar hâlâ İran ve Kafkas çevresinde azınlık olarak barınmaktalar. Sâmânîlerin son döneminde ve Gaznelilerde yaşanan gelişmeler bu aristokratik zümrenin Türkler karşısında yerel İran dilli grupları kendi saflarına çektikleri bilinmektedir7. Muhtemelen kendilerine yerel bağlayıcı unsur olarak eski Soğd kalıntılarını, Tohar gruplarını, Buharaî ve Merv dillerini8 konuşan kesimleri, Türkler karşısında erimekten kurtulan yerel Harezmlileri alarak Fars-Tacik dili içinde yapılandırmışlardır.

Gazneli safhasında bu kesimin Sistanlı, Hint, Kürt9 ve Arap gruplarına sırtını dayadıkları görülecektir (Agadjanov 1991: 36). İlk safhasından beri söz konusu aristokratik zümrenin Türk askeri-siyasi gücü karşısında direndiğini görmekteyiz. Sâmânî döneminde yaşanan iç kargaşanın ardında yatan gerekçelerin başında bu “etnik” çatışma gelmektedir. Faik, Ali Simcur ve Muhtaçoğulları gibi Sâmânî askeri gücünü elinde bulunduran Türk gulâmlar ve paralı askerlerin saray idaresini elerline geçirmesini engelleyen ve sonunda Sâmânîlerin sonunu hazırlayan bir dizi iç savaşımın temelinde bu yatmaktadır.

Beyhakî, bu “etnik” savaşa tanıklık ettiğini söyleyerek hayret verici bir açıklamada bulunmuştur. Ona göre, Tacik aristokrasisi hizmetli Türklere ve Türk asilzadelerine oldukça kötü ve düşman biçiminde davranıyorlardı (Beyhaki 1969:304). Sâmânîler safında yer alan Türk komutanlar ve askerler daha ilk çatışmalar sırasında Karahanlılar cephesine geçmekle Fars-Tacik bürokrasisi elinde oyuncağa dönüşen bu hanedanlığı kendi kaderine terk etmişlerdir10. Sâmânî sarayından kökleşmiş Fars-Tacik dilli bürokrasinin en büyük siyasal manevrası diplomasi becerisiydi. Beyhakî, Tacik bürokrasisinin en gözde veziri Sûrî’nin Sultan Mes’ud’a yaptığı diplomatik tavsiyelerden söz etmektedir. O, eserinin bir yerinde Sûrî’nin sözlerine atıfta bulunarak, vezirin Sultan Mes’ud’a, Karahanlı ve Oğuzlarla uğraşmaktan vazgeçmesi, Türk yöneticileri birbirine düşürmesi ve zengin Hindistan kaynaklarına yönelmesi konusunda direttiğini, ama dinletemediğini aktarmaktadır (Beyhaki:660)11. Sâmânîlerin çöküşünden sonra Fars-Tacik dilli bürokratik kesim Gazne sarayında kendisine yer edindi. Zaten Gazne ile bağlantıları daha Sebük Tegin zamanında kurulmuştu. Onlar, Sebük Tegin’i birkaç kez Karahanlıların önüne geçilmesi ve Sâmânîler mülkünün korunması hususunda harekete geçirmişlerse de, Karahanlı İlig Han’ın saldırılarını önleyememişlerdir. Fars- Tacik dilli bürokrasi Gazne’deki yönetimini Sultan Mahmud dönemi sonlarında pekiştirmişti. Kısa sürede, Gazne’deki askeri-siyasi Türk gücü bertaraf edilmiş, ordu çok uluslu bir yapıya kavuşturulmuştur. Bundan olsa gerek Unsur el-Mealî “ordusu tek boya (ulusa) dayalı padişah her zaman için ordunun esiridir” yorumunu yapmaktadır (Kâbus-name, 1953: 188). Nitekim Sultan Mahmud dönemi sonlarında ordu içinde Türklerle Hintliler birbirlerine düşürülmüşlerdi (Kâbus-name: 188). Aynı aristokratik bünyeden çıkan Nizamü’l-Mülk’ün de Selçuklular döneminde ordu üzerinde aynı politikayı uyguladığını hatırlatalım (Nizam al-Muluk 1949:107).

Bu bürokratik mekanizma geniş bir yelpazeyi kapsamaktaydı. Her zaman için varlıklı olan bu kesim, kendi siyasi ve sosyal çıkarlarını en iyi şekilde korumaktaydı. Siyasal anlamda taraf değiştirmelerine karşılık, kendi sosyal ve psikolojik kimliklerinden taviz vermemişlerdi. En önemlisi bulundukları saray ortamında idari denetimi tümden kendi elerinde tutmasını bilmişlerdi. Beyhakî’ye göre, Gazneli devletinde bürokraside Türk kökenli asilzadelerinde yer almasını isteyenleri Tacikler aşağılar ve alay ederlerdi. Alaya alınmasına gerekçe olarak Türklerde bürokratik geleneğin olmamasını gösterirken, karşı koyuşlarını da kendi iktidarlarının sallanması olarak görmekteydiler (Beyhaki 1969:784,799). Bu bürokratik gücün Mahmud döneminde etkin hale gelmesiyle, Gaznelilerdeki siyasal ve askeri yapı da tümden değişti. Orduda Türklerin etkisini azaltmak için Türk olmayan gruplar daimi birliklere alındılar. Ciddi biçimde devşirme sistemine gidildi. Alınan Türk köleler eğitimden geçirilmekte, ardından asker, içki sunucusu, hassa eri olarak sınıflara ayrılmakta ve bürokratların denetimine verilmekteydi. Hatta onların denetimi ve sürekli gözetimi için bir bürokratik teşkilat bile kurulmuştu. Kaynaklar Türk gulâmların debir denilen Tacik kökenli devlet kalem müdürlerinin sıkı takibi altında olduğunu söylemektedir (Beyhaki 1969:362).

Yazının devamını okumak için :

http://uvt.ulakbim.gov.tr/uvt/index.php?cwid=9&vtadi=TPRJ%2CTTAR%2CTTIP%2CTMUH%2CTSOS&ano=94566_0fb5b2eefe6df8cdcb157cd36d037810

 

Prof. Dr., Giresun Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi./ GİRESUN.